AvEG-Kon Logo
 

 

Asimilasyon ikiyüzlülüğü

 

Tayyip Erdoğan’ın NATO Güvenlik Zirvesi nedeniyle Almanya’ya gelişi, Ludwigshafen’deki yangının üzerine denk gelince, göçmenler arasında milliyetçi-şoven, dinci bir gösterinin aracına dönüştü. Avrupa’da yaşayan göçmenlere yönelik ideolojik etkileme aracı olan uydu TV istasyonlarından günlerce önce yapılan duyurularla örgütlenen milliyetçi toplantı ve gösteriler, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Almanya Başbakanı Angela Merkel’e karşı “sert” bir çıkış yapmanın, “asimilasyon”a “direnme”nin yolunu açtı.

Tayyip Erdoğan, “asimilasyon insanlık suçudur” dedi, göçmenleri “asimilasyon”a karşı direnmeye çağırdı. Ama elbette ki burada Türk devletinin asimilasyon politikasına karşı direnmeyi kastetmiyordu.

Bilindiği gibi 1961 yılında Almanya ve Türkiye arasında yapılan işgücü anlaşması ile ortaya çıkan kitlesel göç olgusu, neden ve sonuçlarıyla sürekli gündemde oldu. İşsizliğin ciddi safhada olduğu bir dönemde uygulanan bu anlaşma ile Türk devleti, bir yandan kendi iç politika sorunlarında yoksulları ve işsizleri yanına çekmenin olanağını bulurken, öte yandan göçmen işçileri döviz kaynağı olarak sömürdü.

Bu uzun süre böyle devam etti. Ancak göçmenliğin kaçınılmaz sonuçlarından biri olarak, göçmen işçiler artık geldikleri bu ülkelere yerleşmeye, ailelerini ve çocuklarını da buralara getirmeye, Avrupalılarla evlilikler yapmaya ve bulundukları ülkelerin vatandaşları olmaya başlayınca, adım adım devletin de, göçmen işçi ve emekçilere yönelik politikaları boyutlandı, derinleşti.

Devlet, konsoloslukların denetimi altında, ama sadece onlara da bırakılmamış -her türlü MİT, kontrgerilla, faşist ve dinci örgütlenmelerin illegal çalışmalarıyla bütünleşen- bir tarzda göçmen işçi ve emekçiler üzerinden AB ülkelerinde politika yapmaya başladı. Bu politikalar için ilk başlarda Hürriyet, Milliyet gibi burjuva milliyetçi basın rol üstlendi. Son yıllarda bunlara uydu TV istasyonları da eklendi.

Avrupa burjuvazisi, işçi sınıfını ve emekçileri yedeklemek için göçmenleri kullanırken, onları kara koyun ilan ederken, Türk devleti de boş durmadı. O da bu ırkçı-şoven politikaları, göçmen işçi ve emekçiler arasında milliyetçi ve dinci etkisini arttırmanın bir zemini kıldı. Dini örgütlenmeler ve tarikatlar, camiler ve din kursları aracılığıyla hızla büyüdü. Türk faşistleri de, dernekler aracılığıyla gençleri faşist çetelerin vurucu güçleri haline getirdi.

Dinci ve faşist örgütlerin göçmenler arasında faaliyetleri arttıkça, giyim kuşamda değişiklikler de başladı. Erkekler için dinci sakal ve takkeler, kadınlar için ise başörtüsü, türban ve çarşaf moda oldu. Türk bayrakları, kurt rozetleri bu sürecin en önemli aksesuarları olarak yerlerini aldı.

Göçmen işçi ve emekçileri Türk milliyetçiliği ve Müslümanlık kimlikleriyle kendi kontrolleri altında bir arada tutma politikası, bulunulan ülkelerin vatandaşı olmaya teşvik politikasıyla da at başı gitti. Böylece Türk devletinin ihtiyaçlarına daha iyi hizmet edebilirlerdi. Ama eğer Türk devletinin ihtiyaçlarını gözetmez, direktiflerine yanıt vermezlerse kolaylıkla hain ilan da ilan edilebilirlerdi. “Avrupalı Türkler” türü yeni kavramlar bunun için üretildi.

İşte bu nedenle “asimilasyona karşıyız” sözü, devletin Avrupa'daki ayrıcılıklarını koruma adına bir değer taşısa da, aslında bir ikiyüzlülüktür. Zira Erdoğan'ın ve Türk devletinin, ne göçmenler ne de asimilasyona umurlarındadır. Onlar, Avrupa'daki döviz depolarını ve dinci-şoven örgütlemelerini korumak için palavra atarken, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki ezilen halklara asimilasyonun en alasını dayatmaktadırlar. Onların, Almanya devletinden ve ırkçı partilerden hiçbir farkı yoktur. Öyle ki, Almanya’daki seçimler döneminde bizzat Almanya’ya gelerek, göçmen işçi ve emekçileri ayrımcı ve ırkçı politikaların baş uygulayıcısı CDU’yu desteklemeye çağırmaktan utanmamaktadırlar.

Bunun adı ikiyüzlülüktür. Türkiye'de devlet politikası olarak Kürt ulusu başta olmak üzere tüm azınlık ulusları "Türkleştirme" siyaseti güderken, herkesi Türkçe konuşmaya yasa zorunda bırakırken, Amed Çocuk Korosu Kürtçe türküler söylediği için mahkeme çıkartırken, bunun adı asimilasyon olmuyor mu? Alevilerin demokratik haklarını yok saymak asimilasyon olmuyor mu? Rumların ve Ermenilerin maruz kaldıkları katliamlar ve sürgünler asimilasyonu kat ve kat aşmıyor mu?

Kendileri insanlık suçu işleyenler, başka ülkelerde bu suçu işleyenlere karşı çıkmalarında dürüst, samimi olamazlar.

Bu yüzden Avrupa'da yaşayan Türkiyeli göçmenler sadece yaşadıkları ülkedeki devletlerin gerici, inkar üzerine kurulu asimilasyona karşı mücadele etmemeliler. Aynı zamanda Türk devletinin de asimilasyonuna karşı mücadele içinde de olmalılar. Çünkü asimilasyonu en iyi göçmenler anlar. Ve asimilasyona karşı tutarlı bir mücadele ancak ve ancak işçi ve emekçilerin enternasyonal karakterli mücadelesi ile olanaklıdır.

Bu yazı 23 Şubat 2008 tarihli Atılım Gazetesinin Avrupa Eki'nden alınmıştır.

Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon) Resmi Web Sitesi

E mail: info@aveg.org